RSS

Sevdiğiniz Kişi Bilek Gibi Sıçmakla Kalmıyor

Yani. Büyük ihtimalle. Bence aynı zamanda işiyor, terliyor, sümkürüyor, geğiriyor, osuruyor, kadınsa ayda bir kez kanıyor, belirli aralıklarla boşalıyor ve arada da kusuyor. Bunların tamamını yaptığına dair bahse girerim.

İşte o yüzden ben o kişiyi seviyorum. Çünkü o kişi insan. Hepimiz gibi.

En sevdiğim kelimelerden birisi ifrazat. (Evet, kadın ismine de benziyor.) Kelime olarak sevmemin yanısıra, eylemin kendisinden de hoşlanıyorum. Hem bokumla, hem sidiğimle, hem spermimle, hem kanımla barışığım. Çünkü yiyorum, içiyorum; kırmızı ve beyaz sıvılar üretiyorum. (Ama yine de milliyetçi değilim.)

Kısacası tükettiğim gibi üretiyorum da. Herkes gibi.

Tabii insan diğer tüm insanlar gibi sadece maddesel tüketimlerde de bulunmuyor. Kitap okuyor, film izliyor, müzik dinliyor, bazen insanlarla bir şeyler tartışıyor. Dolayısıyla vücudundaki üretim merkezlerinin hazneleri gibi, beyni de doluyor. Ama elbette beynin diğer haznelerden en büyük farkı, çöplükten öte, bir “geri dönüşüm istasyonu” konumunda olması.

İfrazat, bir kez daha geri dönüyor bu noktada. Beynin haznesi de dolunca, içteki hazine, bu kez el ve ağız yoluyla dışarı atılıyor. Üstelik yepyeni bir biçimde, tertemiz ve tamamen bakir. Bu dönüşüm sürecinin komple bir adı da var: Düşünmek.

Düşüne düşüne içinden çıkılmayacak şey yok gibi. En çözümsüz durumda bile, en nihayetinde insan kendisini rahatlatıyor, rahatlatmaktan da öte, kendisini olumluyor, kendisine hakveriyor. Ama bu düşünme sürecinin asıl yararı, tabii ki üretilen şeyde ortaya çıkıyor. Yani ortada yine bir nevi bok (ya da sidik ya da ter ya da sperm ya da kan ya da başka diğer her şey) var, ama bu kez o bokun bir ismi de var. Sanat.

Sanatın başka bir şekilde oluşturulabileceğine hiçbir şekilde inanmıyorum. Üretim gerekli. Üretmek için de önce tüketmek gerekli. Yeterince okumadıysan, film izlemediysen, müzik dinlemediysen, en önemlisi de hiç düşünmediysen; ne üretebilirsin ki? Vücudun zaafiyet içerisinde kıvranır, beynin kullanılmamaktan erir, sen de zombiye dönersin.

Hayatta kalmanın tek yolu besin almaktır. Hayatı sürdürmek içinse üretmeye mecbursun.

Durum bu. Önce tüketin dostlar. Can boğazdan gelir. Her türlüsü. ♠

 
Yorum yapın

Yazar 06 Mayıs 2013 in Ahkâm, Fikir Çöplüğü

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Hülasa: Dorian Gray’in Portresi

Mary Shelley, 1818′de Frankenstein’ı yazdığında da anlatmak istediği şey bu muydu merak ediyorum. Zira Dr. Victor Frankenstein rolünde bu kez Basil Hallward, yaratık rolünde ise sevgili Dorian Gray var. Ve onun da portresi, Frankenstein’dan yaklaşık 80 sene sonra yazılmış olsa da, en az onun kadar öncül.

Dorian Gray'in Portresi, Can Yayınları

Bir de şey var, kitabın kartonetinde yeralan bir yazı: “Basil Hallward, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda” demiş bizatihi Oscar Wilde. Savımızı bu söze göre temellendirirsek, ortaya pek hoş bir şey çıkıyor. 

Şaşırtıcı olmayacak şekilde, cinsel tercihleri yüzünden, -ve de dönüşmek istediği kişiye olan aşkı sebebiyle- Basil Hallward, yani canavarı yaratan kişi, yani Oscar Wilde, nihai ezayı ve cezayı çeken kişi. Sürekli laf konuşan, aforizma üreten, filozof ve sofist hayatıyla Lord Henry, dünyanın Oscar Wilde’a atadığı kimlik, -gerçekten de; ve bir katalizör, tüm olaylara ve iki Wilde’ın kişiliği arasında girip çıkan, etkilenmemiş, ama etkileyen. Dorian Gray ise gerçekten Wilde’ın olmak istediği kişi olabilir, zira çektiği sıkıntıları düşünürsek, kendisinin insan ırkına düşman bir hale gelmiş olması şaşırtıcı olmaz. Acı çektirmek isteyen, tamamen hazcı, materyalist, güzelliğe tapan, son derece bencil bir kişi, olmak istediği, olmak isteyip öc almayı kafaya koyduğu, ama asla da olamayacağı kişi. Olamayacağını bildiği kişi. Kendisini ancak sanatla ifade edebilen biri.

Kendi cümlesindeki gibi: Sanatı göz önüne serip sanatçıyı gizlemek, sanatın amacıdır.

Ve aslında, üç adet Oscar Wilde’ın portresi. Giriş, gelişme, sonuç(lanamayış).

Hülasa; otobiyografik eserleri sembolik yazmak gerektiğinin kanıtı, Dorian Gray’in Portresi. Zaten aksini Wilde da sevmiyor. Ben de sevmiyorum. Hiçbirimiz sevmiyoruz biz. Böyleyiz. ♣

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Romantizm, Realizm ve Sabahattin Ali Romanlarında Aşk*

“Gençken, paranın hayattaki en önemli şey olduğunu düşünürdüm, şimdi yaşlandım ve öyle olduğunu biliyorum.”

- Oscar Wilde

“Her şey sermaye için sevgilim!”

- Cenk Taner

İnsanın uygarlık tarihinde -ki zaten insanın varolmadığı bir uygarlığı kim ne yapsın- söylenmiş, dinlenmiş, bestelenmiş, yapılmış, yazılmış; kısacası yaşanagelmiş hemen her şey, aşk üzerinedir. Pekâlâ. Her şey olmasa bile; aksindeki yüzdesi yadsınabilecek kadar büyük bir kısmı. Dünya politikası, dinler ve diğer her şey eklenebilir bu yüzdeye ve inadına herkesin en büyük dertlerinden biri, aşktır.

s_ali1

Bunu öngördükten sonra, hele de sanat kollarının durumunu gözden geçirdiğimizde, karşımıza çok daha baskın bir durum çıkar. İçinde aşkın geçmediği bir eseri bulmak gayet zordur. Ayrıca gereksizdir de. Edebiyatta ise bu daha da özellikli bir hal alır, şiirlerin tamamına yakını, birçok romanın birçok türü -ki bunlara bilimkurgu da dahildir polisiye de, fantastik eserler de, biyografiler de- ve işte daha bir sürü şey artık, hep aşkla ilintilidir.

Ama hepsinden öte, bazı belli yazarlar, kafayı hepten aşka takmış durumdadır. Dertleri aşktır onların, zaten derdi olmayan insan da sanatla uğraşmaz.

İşte bu “aşk dertli” güzel insanların, en güzellerinden birisidir, Sabahattin Ali. Elbette ki tek derdi aşk değildir kendisinin. Eğer öyle olsaydı, ismini başka birçok “az gerekli” yazarla birlikte anardık. Lâkin bunu dile getirebilmemize neden olabilecek kadar da önplandadır, Sabahattin Ali’nin aşka olan ilgisi.

Ali’nin yaşamıyla ilgili bilgi vermeye gerek var mıdır, emin olamıyoruz. Kaldı ki böyle bir paragrafa girişsek dahi, bunu tam da ona yakışır bir biçimde yapmamız gerektiğinin de farkındayız: Yani son derece naifçe. O yüzden öyle bir şeye kalkışmış olsak, kısaca şunları yazardık: “Doğdu, yaşadı, öldü. Arada birkaç kişiye âşık oldu, bir tanesini çok sevdi. Ve yazdı. Daha yazacağı da çok şey vardı. Yazamadı.” Ama biz yine de buna hiç girişmeyelim. Zaten amacımız da bu değil.

Bizim asıl amacımız, Sabahattin Ali’nin eserlerini (bilhassa romanlarını) biraz olsun deşmek, o eserlerdeki karakterleri birazcık daha tanıyabilmek. Dolayısıyla bu girizgâhı artık sonlandırmak, herkes için daha hayırlı olacaktır.

1937 senesinde yayınlanan ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf”tan önce, daha çok bir öykücü olarak bilinen Sabahattin Ali, Kuyucaklı’da, deyim yerindeyse yepyeni bir maceraya atılır. Hem kendi, hem de Türk edebiyatı için büyük bir adımdır bu, zira o döneme kadar kalemini taşraya bu kadar gerçekçi bir biçimde yönelten olmamıştır. Bu gerçeklik daha romanın ilk cümlesinde karşımıza çıkar. Olayların tümden çıplak gerçekçiliği, Yusuf’un aşkına da yansır, ne bir melodramdaki gibi duygu sömürüsüdür yapılan, ne de sürreal bir aşk tasviridir. Baştan sona hayatla iç içe, hayatın kendisi kadar gerçekleştirilmesi zor, ama yücedir; sözü geçen aşk.

sali_kuyucakli_yusuf

Daha çocukken anne babasının vahşice katline tanık olan Yusuf, başkalarının yanında büyümek, başkalarının hayatlarını yaşamak zorunda kalmış, iyilik timsali birisidir. Aynı evde birlikte yaşadığı Muazzez’i ağabeysel bir aşkla sever; ama doğruluğu, dürüstlüğü, başına iş açacaktır –ki bu da Sabahattin Ali anlatılarının has noktalarından birisidir. Yaşama uğraşı sırasında edindiği düşmanlar, tüm hayatını ve bilhassa biricik karısını da etkiler. Yusuf’tan intikam almak isteyenler, bu saf Anadolu kızını yavaş ama sistematik bir biçimde batağa doğru çekerler, bunu da, Yusuf’a kasaba dışında uzun zaman geçirmesini gerektirecek bir iş ayarlayarak başarırlar. Yusuf evine ekmek götürmek derdindeyken, evi ayaklarının altından parça parça sökülmek suretiyle kayar.

“Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanı” der kitabın kendisi de, Yusuf için. Doğrudur. Biz de tamamen saf bir aşkla sevdiği kızı yitirişini görürüz Kuyucaklı’nın. Her şeyden çok sevdiği Muazzez’i, son noktada kendi elleriyle toprağa gömer ve mecburen yoluna devam eder.

Yusuf’un Muazzez’le bir araya gelemeyişindeki kilit nokta; son derece maddi, günlük sıkıntılara dair bir durumdur, hem de aşka rağmen ya da belki daha doğrusu, aşk için. Zira Yusuf’un derdi, tam da Sabahattin Ali’nin derdidir. Ev geçindirmek, karısına bakabilmek, sofrasında bir tas sıcak yemek olmasını sağlamak. Bunun için çalışır. Hiç istemese de Muazzez’i bırakıp gider. Ve bu gidiş, tüm felaketin başlangıç noktası olur. Yani tam anlamıyla bir çıkmaz vardır ortada, ya işsiz güçsüz kalacak ve evini barkını güdemeyecektir ya da işi alıp yokoluşa doğru kırbaç sallayacaktır. Her halükarda, kaybeden Yusuf ve Muazzez olacaktır.

Hayat gailesi, romantizmin sonunu getiren yegâne şey olarak karşımıza çıkar, Sabahattin Ali anlatılarında. Daha önce, “en büyük dertlerinden biri aşktır” derken Ali için, başka şeyleri göz ardı etme gibi bir amacımız yoktu zaten. Gerçekten de, son derece toplumcu bir yazar olarak, yazdığı aşka da, masala da, şiire de, öyküye ve romana da, makaleye ve bilumum her şeye de son derece başarılı bir biçimde sokuşturmayı başarır, hayatın gerçeklerini. Belki de en çok bu yüzden yazdıkları tamamen gerçektir, tamamen sarsıcı ve tokatlayıcıdır.

Kuyucaklı Yusuf’un üstünden neredeyse 75 yıl geçmiş olması tam anlamıyla bir hiç. Bugün gazetelerin 3. sayfalarında, Yusuf gibi mağdurları, Muazzez gibi kurbanları görünce şaşırmamamız, bu eseri de ölümsüz kılmaya yeter de artar.

Ama elbette, Sabahattin Ali’nin tek alametifarikası taşra gerçeklemesi ve Yusuf değildir. Garip bir biçimde, zamançizgisel olarak da içeriden dışarıya doğru uzanan bir desen vardır eserlerinde. Kırsaldan şehre, oradan da yurt dışına giden, belki de bir üçleme gözüyle bakılabilecek, aşka dair tutumlar ortaya çıkar. Tıpkı 1940 yılında yayınlanan “İçimizdeki Şeytan”da olduğu gibi.

sali_icimizdeki_seytan1

Muazzez’in kaderinin, bir noktada kırılıp paralel bir evrene geçmesiyle ortaya çıkan bir Macide vardır bu kez. Yine taşrada doğmuş, ama bir biçimde kapağı şehre atmayı başarmış genç bir kız. Roman; şehrin, şehir hayatının ve aydın çevrelerinin dışarıdan bir gözle anlatılması gibidir.

Sabahattin Ali’nin ciddi anlamda siyasi bir romanıdır aslında İçimizdeki Şeytan. Dönemin aydınlarını ve daha da önemlisi aydın geçinenlerini, bazen karikatürize, ama çoğunlukla da gerçekçi biçimde ortaya koyar.

Macide, kentte kaldığı evdeki, uzaktan akrabası olan Ömer’e ısınır yavaştan, zaten Ömer Macide’yi daha ilk gördüğünde vurulmuştur. Birlikte güzel bir çift olma ihtimalleri vardır elbette, lâkin Ömer’in siyasi hayatı, kafasındaki büyük hezeyanlar, olgunlaşmamış çocuksu tavrı, çok şeylere karşı aşırı tutkular; işleri bozar.

Evliliklerini kurtarmak zorunda kalan yine Ömer’dir elbette. Bir memuriyet bulur, git gel, işleri idare etmek derdindeyken, bir yolsuzluğa karışır. Bir gün bir çamaşırcıdan çorap çalar (ki bu kısımdaki duygu ve heyecan, kitapta o kadar güzel, ayrıntılı betimlenir ki, okuyan herkeste unutulmaz bir sarsıntı bırakır.) Sonuçta Macide’yle araları iyice açılır, tam da o sıralarda Macide’nin okul yıllarından platonikvari sevdiği eski öğretmeni Bedri ile karşılaşması, durumu daha da netleştirir.

Bir nevi “sevgi emektir” düsturu edinir roman. Macide Bedri’yle birlikte giderken bile hâlâ Ömer’i sevmektedir aslında. Ama yaşamasını sürdürebilmesi için pragmatik davranmalıdır. Her sıradan insanevladı gibi.

İçimizdeki Şeytan’ın politik, sağlam eleştirel yanında yer alan bu seçimsel aşkî durum, fark edildiği üzere yine mutsuz bir sonla biter. Bu mutsuzluğun da, yine en dibinde, geçim derdi yer alır. Aşklarına rağmen -tabi Ömer’in olgunlaşmamış karakterini de işe katmak şarttır- bir türlü dikiş tutturamayan genç çift sonunda ayrı düşer. Hatta daha da başa dönülürse, Macide’nin de Ömer’in yanına, kalacak bir yer bulamamasından ötürü, biraz zoraki yerleştiğini de hatırlamak gerekir. Yani aşka dair hemen her şeyi, yaşamın kendisi ve para, açıkça, son derece hoyrat bir biçimde, para, yönlendirir; bir atasözünde de geçtiği gibi: “Parası olmadan, aşk için evlenen kişinin; güzel geceleri, tatsız gündüzleri olur.”

Şehirden de dışarı, yurt dışarı çıkma sırası geldiğinde, en bilinen, en çok okunan eserini, en son; 1943’te yayınlamıştır Sabahattin Ali. Zamansal olarak terse giderek, Almanya’da geçen gençlik dönemine yoğun atıflarda bulunduğu “Kürk Mantolu Madonna”, Türk edebiyatındaki en kaydadeğer aşk temalı romanlardan da birisidir. Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan’a oranla, aşkı çok daha fazla merkeze alan bu roman, aşkın simgesel, gerçek ve düşünsel açıdan birçok yönünü gözler önüne serer.

Bir memuriyette iş bulan anlatıcıdan dinleriz, Raif Efendi’nin öyküsünü. Aslında o öyküyü de kaleme alan yine Raif Efendi’nin kendisidir. Sanki tüm bu olanlara, daha da dışarıdan bakmak ister Ali’nin kendisi bile, belki o yüzden böyle bir anlatım şekline başvurur.

sali_kmm

Gençliğinde Almanya’ya giden Raif Bey, orada, rastgele bir sergide, bir resim görür, resimdeki kadına o anda vurulur. Lâkin bu sembolik aşk, sonunda gerçeğe dönüşür ve resimdeki Kürk Mantolu Madonna’yla, yani Maria Puder’le tanışır. Bu, kimselere benzetemediği kadına büyük bir aşkla tutulan Raif’in mutluluğuna diyecek yoktur, ancak Almanya’daki günleri de sayılıdır. Üstelik de Türkiye’den babasının ölüm haberi gelince apar topar dönmek zorunda kalır, Maria ile gayet müspet bir biçimde, kısa süre sonra yeniden birleşmek sözüyle vedalaşırlar. Fakat tabii ki kazın ayağı öyle olmaz, Raif memlekette bambaşka işlere koşar, miras, tarla ve para pul derdinden her şeyi unutur. Bambaşka birisiyle evlenir, bambaşka bir hayat kurar. Yıllar sonra, Maria’dan doğma, kendisinden olma çocuğunu görür, Maria ölmüş, her şey dağılmıştır.

Yine, ısrarla, bir kavuşamama söz konusudur Kürk Mantolu Madonna’da da. Bununla beraber, buradaki kavuşamama bahanesi, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan’daki gibi geçim derdiyle yoğrulmamıştır. Alt tarafı memlekete gitmesi gerekmiştir Raif’in. Nasılsa Maria’yı da aldıracaktır yanına. Amiyane bir tabirle, son derece “dandik” bir sebepten ayrı düşer Maria ile Raif. İşte sırf da bu yüzden, aslında en gerçekçi ayrı düşme sebebi bu romandadır.

Hayattaki en önemli anların, en tereddütlü birlikteliklerin, en ciddi kararların, neredeyse her şeyin; oluş sebebi, son derece “dandik” seçimlere denk gelir. Sabahattin Ali’nin de bu romandaki sebebi böyle temellendirmesi, olgunluk dönemine denk gelen bu eserin çok daha gerçekçi olduğunun kanıtıdır adeta. Birçok şeyleri artık kavramış, hatta aşmıştır, Ali. Sonuçta, bir büyük aşk daha yaşam/geçim serüveni sırasında arada erimiş, kaybolmuş, yitmiştir.

Sabahattin Ali’nin, Kürk Mantolu Madonna’daki ayrı düşme bahanesine, nispeten daha ciddiyetsiz yaklaşmasının bir sebebi daha olabilir. Bu romanda, olaydan çok psikolojik yaklaşımlar, insan düşüncesine, en çok da aşka ve aşık kişinin düşünce yapısına dair, ciddi çıkarımlar söz konusudur. Deyim yerindeyse tam kapsamlı kalp röntgeni çeker, bunu yorumlar. Kürk Mantolu Madonna’yı okuyan herkesin kendisinden kocaman parçalar bulması, biraz da bu yüzdendir.

Ama sonuç ne olursa olsun, gerçek olan tek şey, âşıkların yine birleşememesidir.

Tüm bunlardan sonra, ister istemez akla gelen, hatta utanmadan sorulan bir soru peyda olur: Aşka, belki de her şeyden çok inanan bir adamın, romanlarında aşkın imkânsızlığına bu kadar yer vermesi nedendir? Bu soruyu yanıtlamak, eğer Sabahattin Ali değilsek, pek de kolay görünmüyor. Ancak fikir yürütebiliriz, ki başından beri yaptığımız şey budur.

Öncelikle, aşka bu denli inanan ve onsuz yaşamayı aklından bile geçirmeyen birisi, aşkı ne gözle görür, bunu anlamak gerekir. Sabahattin Ali belki de, yaptığımız bu tanım yüzünden kahramanlarını kavuşturmaz. Çünkü aşk, zordur. Çünkü aşık olmak, daha zordur. Aslında kolaydır. Ama bunları sürdürmek zordur.

Emeksiz, başıboş, düşünmeksizin yaşanan aşk, tatsız yemekler gibidir. Her babayiğidin harcı değildir aşk, Sabahattin Ali için; öyle her önüne gelen gerçekten sevemez. Sevmemelidir de belki, zira sonları onun romanlarındaki kahramanlar gibi olabilir. Kuyucaklı Yusuf, belki de başka bir yol bulmalıdır Muazzez’i korumak için, Ömer çocukça davranmamalı, hayatına çekidüzen vermelidir. Raif ise hepten pişmanlık duymalı, aşkı için çok daha fazla fedakârlık yapmalıdır. Kişiliği oturmamış, daha kendini sevememiş insanlar, elbette başkalarını da sevemeyecektir, sevemediğinin farkında bile olamayacaktır.

Yani yazdıklarıyla aşkı gerçek kılmayan birisi, belki de aşk için bunu yapmakta, kendi içindeki şeytanın avukatlığına soyunarak, gerçek aşkın “nasıl”ını ortaya atmaktadır.

Birkaç paragraf önceki mevzubahis sorunun, bir diğer yanıtı da, yine başından beri ortaya attığımız, geçimsel dert durumu olabilir. Pekâlâ olabilir. Belki de bu noktada, Sabahattin Ali’nin kişisel yaşantısına biraz daha göz atmak da gerekebilir.

s_ali4

Tüm hayatı boyunca, sıkıntı çekmiştir Sabahattin Ali. Her zaman ekmek parası peşinde koşmuş, ailesinden de çokça ayrı kaldığından, mektuplarla para seyahat ettirmiştir. Bazen gazetesinden gelen az bir kârı, bazen sattıkları makinenin parasını yollar. Ege’den yolladığı birkaç teneke zeytinyağını almasını tembihler Ali, karısı Aliye Ali’ye (ki eminiz, bizim gibi, uyduruk kelime oyunlarına da girmemiştir), evin kırılan camlarına gazete kaplamasını öğütlerken. Uzaktan uzağa, mektup yoluyla söyler kızı Filiz’e, “Doğan Kardeş” dergisi aboneliğini yenilettiğini de.

Aşkı her zaman doyasıya yaşamıştır Sabahattin Ali ve her zaman doyasıya çekmiştir yaşamın sıkıntısını. Hapishanede geçirdiği dönemleri, hiç hatırlatmıyoruz bile.

Dolayısıyla, kendisini örnek alarak kaleme aldığı eserlerine, kendisini bu şekilde de yerleştirmiş olabilir. Zira çektiği tüm sıkıntılara karşın ne sevmekten vazgeçmiştir, ne de yaptığı fedakârlıklardan. Eğer illâki bir örnek vermek gerekecekse yarattığı roman kahramanlarına, kendisini verecektir. Kendisi bu kadar şeyi başarırken, son anına dek, hunharca katledilene dek bu savaşı vermişse aşkı uğruna, kahramanları da verecektir. Kaçarı yoktur. Aksi halde mutsuz olurlar. Roman evrenini yaratan tanrının arzusu budur.

Sabahattin Ali romanlarında, âşık olmayan, aşkı yaşamayan bir karaktere rastlamak zordur. Bunun ötesinde, aşkı gerçekleştirmeyi başaran, bir arada kalabilen kahramanlara rastlamak daha da zordur. Kuyucaklı’dan Muazzez’e; Macide’den Ömer’e, Bedri’ye; Raif Efendi’den Maria Puder’e kadar, herkes, kaybeder. Fakat bu durum, Sabahattin Ali’nin aşkı olumsuzladığı anlamına gelmez. Ama bir amaç güder, bir şey söylemek ister Ali: Aşkın hakikatine ulaşmak, emek ve feda ister.

Birazcık da para. ♠

s_ali3

Sabahattin Ali’nin katlinden sonra çantasından çıkanlar.

- – -

* Bu yazı, Ege Üniversitesi Nüans Sanat Tarihi Dergisi 2013 Bahar/Yaz sayısında yayınlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazar 09 Nisan 2013 in Edebiyat, Kültür-Sanat

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sadece 29,90 TL!

asdfgh

Bir gün önce ile bir gün sonra arasında ne fark olabilir? Ne değişebilir insanın hayatında, hem de hiç de öyle aman aman bir hadise olmamışsa, her şey gayet rutinik şekilde ilerlemişse ve dahası, salt gece 12′den sonra oldu diye bu değişim gerçekleşmişse? Neden bilmiyorum ama, değişebiliyor. O kesin.

Ben bugün 30′dan gün aldım. Evet, durum bu.

“Kâh güldük kâh ağladık, öyle böyle geldik bu yaşlara” gibisinden kafa ütülemeye niyetim yok asla. Gerek yok. Yaşıyoruz gidiyor, ve işte tam da bir gün öncesiyle bir gün sonrası arasında bir fark yok. Tarihlere takılarak yaşamanın anlamı hiç yok. Ancak belki, sayılara takılabilinir.

Sabah düşünürken farkettim 30 olduğumu. Ben hâlâ 28, 29 civarındayım zannediyordum. Zira bilenleriniz bilir, yaşamı 27′deyken uzun süre dondurmuştum. Çözündükten sonra da elbette -ki bu çözünme durumu da gayet yenidir- kendi içimde kaldığım yerden devam ettim. Oysa dış dünya yaşamaya, yaşamayı sürdürmeye devam etti. İşte bunu bugün anladım.

Farketmiyor: Öyle ya da böyle, artık “20′li yaşlarda” değilim. Birkaç ay önceki gibi 29 buçuk olsaydım da, 20′lerdeydim sonuçta. Ama şimdi değil. Şimdi 3′ü gördüm. (Hatta 3′ün 1′ini belki.) Ve inanın, psikolojik bir etkisi varmış bunun. Garip ama varmış.

“Sadece ve sadece 29,90 TL!” olan ürünler gibi. 30 TL değil sonuçta. İşte tam oradaki psikoloji.

Şimdi mesela, yani aslında bunu farkedince, işler değişik görünmeye başladı biraz. Evet hâlâ ve ısrarla, pek çok şey için gayet genç olduğumu biliyorum, ama bugün ilk kez, artık çocuk olmadığımı anladım. Aslında tam öyle değil. Çocuk zaten değildim tabii ki (her ne kadar yaptığım bazı şeylerle bunun aksini kanıtlamakta beis görmese de bünyem), lâkin yine de içte kalan bir “henüz hayat tam olarak başlamadı ki olum” kafası mevcuttu. Henüz yaşamamış olanlarınız için söylüyorum, galiba bunu yaşamadan anlayamayacaksınız.

Sanırım ikinci ergenlik de bitti. Evet olan bu.

Bitsin anasını satayım. Farketmez. Bitmese de farketmezdi. Sonuçta hayatı yıllara bölen de ben değilim, kimse için resmi bir sınır olmadığı gibi, herkes için de özgür limitler var. Herkes istediği şeyi istediği şekilde belirleyebiliyorken, ben bunun için niçin üzüleyim.

Zaten üzüntü yok, o bambaşka ve gereksiz ve hüzün dolu, yalan bir konu. Karamsar bir yazı da değil bu. Sadece farketmek var. Nefretlik bir tabirle; “farkındalık”.

Ve ben hâlâ 20 yaşımdaki zamanları gayet net biçimde hatırlayabiliyorsam, onların üstünden geçen kümülüsleri unutmadıysam, bunun bir sürati var demektir. Sadece şunu diyebilirim, çok daha erken anlamam gereken bir şey vardı evet, o da bendim sevgili kardeşlerim, ben, aslolan tek şey hayatta, herkes için kendisidir, bu kesinlikle değişmeyecektir, o yüzden ne yapın edin, kendinize yönelin, kendinizi sevin. Kitap okuyun, çok okuyun, keşke ben çok daha fazla okumuş olsaymışım.

Bir gün bir bakıyorsunuz 30 olmuş her şey.

Ve neticede, ben de bugün 30′dan gün aldım. Evet, durum bu.

İçsel tarihime saygılarla. ♠

Bu şarkı için biraz erken bence. Ama buraya koymasam olmazdı kardeşlerim. Anlayın.

 
2 Yorum

Yazar 20 Mart 2013 in Ahkâm, Ayna

 

Etiketler: , , , , ,

Parklar, şehirlerin ücretsiz psikiyatrlarıdır.

Biriyle fena halde konuşmaya ihtiyacınız mı var, biriyle fena halde dertleşmeye?

Peki en iyi dostunuz sadece içki ve sigaranız mı?

Üstelik de meteliğe kurşun mu atıyorsunuz!?

O halde, bize gelin! Size dostluğun, birlikteliğin en güzelini verelim.

Parklara gelin!

Evet, böyle bir reklam olsa gerçekten bok gibi olurdu. Ama bence yine de anafikre sahip, ne demek istediğini anlatıyor.

Park, bambaşka bir şeydir. Gerçekten de hakkettiği sıfatı gururla taşır. Kentlerin nefes aldığı, insanların bireysel ve birbirinden habersiz beraberlikler yaşadığı alanlardır. “Alanlardır”. Siz ne verirseniz, onu “alır”lar.

Konuşursanız dert ortağı olurlar. Kusar, işerseniz tuvalet; içerseniz meze; koşarsanız müzik; coşarsanız perde olurlar. Asla yalnız bırakmazlar.

Ücretsiz psikiyatrlardır parklar. Psikolog değil, zira ilaç yazma yetkisi de vardır parklarda. İstediğiniz zaman istediğiniz dozlarda huzur verirler. 

Toplumsal ve kentsel bilincin membağıdır parklar aynı zamanda. Hafızaları olan, hiçbir şekilde unutmayan duvarlar, hard disk yüzeyleridir. Olan olaylar, ölen zamanlar hep orada kayıt altına alınır, yitip gitmez. Oraya giderseniz, ayaklarınızın altındaki yüzlerce anıyı hissedersiniz. Bu yüzden bazen yorucu da olabilir, evet.

Sait Faik’in parklardan çıkmaması, bazen orada sabahlaması da bu sebeple olabilir bence.

* * *

Gelgelelim, ben ciddi bir park sıkıntısı çekiyorum çok zaman. Bu kadar sevmekle birlikte, sık gidemiyorum. Gidecek adamakıllı park bulamıyorum. Çünkü yok. Evet. Ya da aslında var belki. Ama zihnimdeki park imgesinin ulaştığı çıta artık iyice yükseldi.

Paul Auster’ın karakterleri gibi Central Park’ta yaşamak istiyorum. Oralarda tek başıma içip hiçbir kimseden yaptırım yememek istiyorum. İçinde sahipsiz köpekler olsun, ama kimseye zarar vermesin istiyorum. Bir sürü şey istiyorum parklarla ilgili. Çoğu olmayacak şeyler.

Yine de seviyorum. Oralarda -artık azalsa da bu süre- çokça zaman geçirdim gerekli zamanlarda, çok üzüldüm çok sevindim çok ağladım çok güldüm. Çok âşık oldum parklarda, çok âşık olduğum kişilerden yüz bulamadım. Ama parklar her zaman benim yanımda oldular. Beni asla bırakmadılar.

Parkları sevin. Ve bizi hemen arayın! Telefo– Öf neyse tamam. ♣

Central Park

Yahu burası gerçekten muazzam bir yer. Vatikan’dan büyükmüş. Öyle diyorlar.

 
2 Yorum

Yazar 14 Mart 2013 in Ahkâm

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Django Kills Basterd Bill, Unchained.

Django Unchained 1

Bana “Tarantino, Inglourious Basterds’tan daha iyi film yapacak” deseler, hemen inanmaz, biraz sorgulardım. (Ama nihayetinde hak da verirdim sanırım.) Ve şimdi işte, biraz düşününce, bu söze katılır gibi oluyorum. Django Unchained, en az Basterds kadar iyi film. Onunla yarışır.

Ki zaten, Basterds’la karşılaştırılabilecek çok da yönü var. Bir kere kafadan, Waltz abimiz. önceki filmde azılı bir soykırımcıyı canlandırırken, bu filmde inadına hümanist bir rolde kendisi. (Ödül avcılığını saymıyoruz tabii.) Zencilere yapılan şeylere o kadar karşı ki, çok zaman nedenini bile kavrayamıyor. Tam anlamıyla gerçek bir hümanizm sergiliyor. Ki aslında bu kadarı fazla bile. Filmin böyle bir tezata girmesi, hoş olduğu kadar manidar da. Zira şu var:

Bir yönüyle de Basterds’a dair bir özür/gönül alma işine giriyor Tarantino. Şöyle. “2. Dünya Savaşı’nda, evet, belki insanlığı Avrupa’ya ABD eliyle getirdik. İnsan olmayan Nazileri yok ettik. (Aldo Raine’in direkt böyle lafı vardı.) Ama unutma eyyy Amerika. Senden daha çook önce, gerçek hümanistler, Avrupalılardı. Bunu unutma. Medeniyetin beşiği Avrupa idi. Bak, Alman geldi, zencileri kurtardı.”

Bu çok güzel bir altmetin. Zira bilindiği üzere, ABD halkı da kendi ülkelerini halen demokrat falan zannediyor.

Di Caprio’nun konuştuğu “kafatası” sahnesiyle, Waltz’in Basterds’ta yaptığı “fare” konuşmasını da karşılaştırın.

Tüm bu ırkçılık teması üstüne şunu tek bir cümle ile geçmek istiyorum: Sağda solda görüyorum, “Django Unchained ve Tarantino ırkçıdır” diye ibareleri. Bu filmi böyle görmek, afedersiniz ama, en hafif tabiriyle, sinemayı götüyle izleyen biri olmak demektir.

Django Unchained 2

Neyse. Bir de başka bir açıdan, ki bu açıyı daha da çok seviyorum, modern bir Spartaküs anlatısı var ortada. (Zaten dinine yandığımın Spartaküs’ü, o kadar güzel bir olay ki, her şeye uyuyor arkadaş. Tarih öncesinden, tee ‘cylon’lara kadar.) Django’nun kendi deyimiyle, “10 binde 1 çıkan bir zenci” olması, tıpkı Spartaküs gibi düzene başkaldırabilen birini çağrıştırıyor. Daha en başta, zincirlerinden kurtulup üstündeki örtüyü atarak zaten o yola giriyor, sonradan da, nasıl Spartaküs gladyatörlerin şahı olduysa, Django da, “güneyin en hızlı silahşörü” oluyor.

Ayrıca belirtmek isterim ki, Tarantino kadar, kendi halkıyla göz göre göre taşak geçen biri yoktur belki. Daha en başta, Waltz’la konuşan Amerikalı eliyle yapıyor bunu. Waltz en güzel sözcükleri seçerek konuşunca, karşıdaki anlamıyor, “English, please!” diyor. Cehaletin yükseldiği bir dönemde, adeta eskiye ve gerçeğe dokunuyor. Hele de Ku Klux Klan‘la geçtiği ağır dalga. Ne denilebilir ki?

Hee, Samuel L. Jackson‘ın oynadığı karaktere gelince. İşte ben en çok onu sevdim. Şimdi bir düşünün yine Nazi Almanyası’nı. O dönemki Yahudiler içinde, kendi halkını Nazilere satanlar yok muydu? Yahudileri kontrol eden, Naziler adına çalışan Yahudi polisler yok muydu? Biraz daha rahat yaşamak uğruna, yavşak yavşak her şeye evet diyen, her şeye kafa sallayanlar yok muydu?

Hadi siktiredin Nazi Almanyası’nı, günümüzde bile, iktidara yakın olup yavşaklıkta sınır tanımayanlar yok mu?

Liberalizm mi? Hmm.

Django Unchained 5

Ya bakın artık ben müziklere, çekimlere, diyaloglara, yani işte teknik adı altında incelenebilecek herhangi bir şeye; veyahut alınan Oscar’lara falan değinmiyorum bile. (Gerçi Waltz ağabeyimizi bir kez daha, ısrarla tebrik; vedahi Tarantino’ya da, onu bize tanıttığı için gani gani teşekkür etmek şart!) Onlar zaten tavanda. Zira Tarantino da artık bunlara takılmıyor.

Düşünün bak, Kill Bill’de Beatrix Kiddo’nun eğitim sahnesi, dakikalarca, ince ince anlatılmıştı. Orada da bir intikam vardı, ama felsefesi azdı. Aksiyonu bol, gerekçesi dardı. Oysa Django’da tam tersi, Django Freeman’in silah konusunda nasıl ustalaştığı, o kış boyunca neler yaptıkları, 30 saniyelik bir yazıyla geçiyor. Çünkü artık Tarantino’nun anlatmak istediği şeyler başka. Artık mesaj var. Artık çok daha dolu filmler var. 

Her filmiyle giderek kendisini aşıyor Tarantino. Özellikle de son iki filmiyle, artık “şiddet içerikli bağımsız filmler yönetmeni” kisvesinden çoktan sıyrıldı. Artık kendisi, “şiddeti kullanarak harika mesajlar veren büyük yönetmen” sıfatını fazlasıyla hakediyor.

Ve bir de ayrıca; en hümanist adamların, en şiddeti sevenlerden çıkması, nasıl bir ironidir? 

Django Unchained 4

Hep birlikte, sakallı dostumuz King Schultz için! (The Lonely Grave of Paula Schultz için de ayrı bir sevecenlik. Şuna da bakın derim.)

 
Yorum yapın

Yazar 28 Şubat 2013 in Beyazperde, Kültür-Sanat

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Varolan Şeyi Bulana Kâşif Denir.

Eskiden. Eskiden dediğim, belki daha bir ay öncesi falan. Başıma gelebilecek en büyük felaketlerden biri olarak, tüm bilgilerimi tuttuğum harddisklerin bozulmasını görürdüm.

Düşünsenize. Ama benim açımdan düşünsenize, yıllarca yıllık birikim; müzik film dizi vesaireleri geçiyorum zaten, ama onun dışındaki fotoğraflar, kırık dökük yazılar, biriktirilmiş dandirik ufak programlar, ve saire. Neler neler. Yaşamın bir özeti gibi, damıtılmış, sizden geriye kalan her şey gibi. Posası atılmış, taze olmasa da nektar gibi bir portakal suyu gibi. Tüm bunların yittiğini düşünsenize. Gerçek anlamıyla küçük bir kıyamet. Hayatın sonu. Tanrım! Ne büyük bir eza!

İki hafta önce, tüm bilgilerimi tuttuğum iki harddisk birden yandı. Gitti. Uçtu. Puff!

Mevzubahis her şey yok oldu. Yok oldu işte. Her şey gitti. Ve ben ne hissettiğimi hâlâ bilmiyorum. Sanırım başta üzüldüm evet. Hatta biraz kahroldum bile denilebilir. Ama şimdi, her şey çok garip.

Evet Fight Club’dan örnek vermek üzereyim, takdir edersiniz ki duruma çok uygun. Evim yandı gibi. Yılların birikimi gitti.

Ve ben rahatlamış hissediyorum.

Arşiv derdi kalmadı, disklerdoluyoryenisinialmaklazım derdi kalmadı, şunlarıdaindirincehepsitamolacak derdi kalmadı. Özgür hissediyorum. Kaybedecek bir şeyim artık iyice kalmadı gibi. Ve iyi hissediyorum. (Ki bu durumu daha önce de konuştuk ey cemaat-i dandıkîn.)

* * *

Ama tam da öyle değilmiş aslında. Kaybedecek ne çok şey var. Yok mu? Var.

Ben bugün birisini kaybettim. Öldü. Gerçekten öldü. Neredeyse. Yani. Sanırım. Bana öyle geldi. Ama hissettiğim şey tam olarak buydu. Ve onun ölümünü yaşamadan, onun değerini anlayamadım. Anlamak istemedim belki, yokmuş gibi davrandım -ki acil durumlarda camı kırınca bendeki davranış biçimi otomatikman budur. Bugün benim için çok değerli birisini kaybettim ve geri kazandım. Tanrının sevgili kulu olmadığımı biliyorum, kaldı ki o kişi de eşek değil, ama yine de önce kaybedip sonra yeniden buldum.

Buldum.

“Yani belki de,” dedim, “Kaybedecek şeyin olmaması, o kadar da güzel bir durum değildir. Belki de o kadar özgür bir durum hiç değildir. Belki de kaybedecek bir şeyler olmalıdır ki, anlaşılabilmelidir şeylerin ve şeysizliklerin önemi.” Bunu dedim evet. Diye konuştum.

Buradan ne sonuç çıkardın derseniz, onu hiç bilemem. Zaten ben ders alma konusunda gayet sınıfta kalan biriyim her zaman, yani olayın metodolojisine ters benim yaşamım daha en başta. Ama yine de bazı şeyleri farkediyorum hâlâ ve ısrarla, öğrenmeyi öğreniyorum, en azından o konuda istikrarlıyım, hocamın da en azından gidiş yolundan bir kaç puan vermesini istiyorum. Öküz değil ya o da.

Ve tabii tekrar özür diliyorum.

 
Yorum yapın

Yazar 08 Şubat 2013 in Ahkâm, Ayna

 
 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 294 takipçiye katılın